
Adım Andrew Gryf Paterson. ‘Sanatçı-organizatör Kuzey-Doğu Avrupa’da, çoğunlukla Helsinki’de, ancak aynı zamanda Baltık Devletleri’nde, özellikle Letonya’da, ancak Estonya ve Litvanya’da da bu rollerde çok aktif olarak 20 yıldan fazla bir süredir kültürel işçi olarak yer aldım. İskoçya’dan geliyorum ve şu aralar kendimi bir “Baltık-İskoç” olarak adlandırmayı uygun buluyorum. çünkü sadece Finlandiya’da değil, Baltık Denizi bölgesinde de aktif bir çalışma hayatim oldu. Özellikle Finlandiya Körfezinde çok aktif çalıştım ki burası bir eko-coğrafi bölgedir. Belki de suyun drenaj havzasıyla özdeşleştirebiliriz. Benlik ve benliği oluşturan öğeler olarak nereden geldiğiniz, kimle özdeşleştiğiniz ve hangi topraklarla kendinizi ilişkilendirdiğiniz fikri, benim için önemli ve geniş bir konu.
Bu coğrafi bölgedeki kar amacı gütmeyen kültürel çalıştığı bazı sanat ve kültür kuruluşları şunlardır:
Tanıdığım ağların, işbirlikçilerin, kuruluşların ve etkinliklerin çoğu Kuzey veya Doğu Avrupa medya sanatları sahnesi ve uluslararası eleştirel ağ kültürel bağlamı aracılığıyla 2000’lerde oldu. . Hem toplumsal-oluşturucu sanatı hem de ekolojiyi benimsedim, hibrit sanatlar yolunda, sanat ve kültürde disiplinlerarası projeleri kolaylaştırdım. Ayrıca, araştırmacı bir bakış açısından oldukça disiplinsiz bir yanım var, çünkü birçok farklı konuyla ilgileniyorum. Bu da demek oluyor ki sanatçı veya araştırmacı olarak kolayca uymuyorum. Bu yüzden bazen organizatör veya kültürel işçi etiketi daha uygun oluyor. Burada çalisma sürecim boyunca ayni zamanda doktora öğrencisiydim. 2002’nin sonunda Helsinki’ye taşındım. O zamanki adıyla Helsinki Sanat ve Tasarım Üniversitesi’nde, Medya Laboratuvarı programına başvurdum ve 2010’da bu statü Aalto Üniversitesi, Sanat, Tasarım ve Mimarlık Okulu’na geçti.

Bugünün mobil enformasyon toplumu hakkında ne düşünüyorsun?
Bu konu hakkında pek çok şey söyleyebilirim:))
Teknoloji çok değişti, değil mi? 2003-2004 civarındaki önceki çalışmalarınıza baktım ve o dönemde mobil veri ağları GPRS (bilmeyenler için, 2. Nesil mobil internet, 2.5G) kullandığınız çalışmalarınız vardı ve şimdi Whatsapp, Instagram, Snapchat, Zoom ve Telegram gibi uygulamalarımız var, bize günümüz dijital Çağda sesli-görsel verilerimizi göndermemizde yardımcı oluyor. Bu değişiklik hakkında ne düşünüyorsunuz?
Evet, haklısınız. Çok sayıda değişiklik var. Finlandiya’nın 2000’li yılların başında mobil teknolojilerin uzmanlığı ve ilerlemeleri nedeniyle buraya taşındım. Helsinki, en son mobil şeyleri öğrenmek için gidilecek ana yerlerden biriydi, tıpkı bugün Seul veya Tokyo gibi.
Dolayısıyla, Avrupa’da, Finlandiya ve İsveç’in telekomünikasyon ve ağlar hakkında öğrenmek için çok önemli yerler olduğundan şüphem yok, ve en gelişmiş mobil bilgi teknolojilerinden bazıları toplumumuza buradan geldi. 1990’ların ve 2000’li yılların başında Nokia açıkça bu bağlamı başlattı ve destekledi, ve bu, bir sanatçının bu teknolojilerle ilgili çalışmaları öğrenebilmesi ve ilerletebilmesi için önemli bir merkezdi.
Genç bir araştırmacı olarak buraya ilk geldiğimde İngiltere’den burs almıştım. Londra’daki burs mülakatlarında hatırladığım sorulardan biri, “konum tabanlı hizmetleri ve mobil teknolojileri keşfetmek istiyorsanız neden sadece Nokia’da çalışmıyorsunuz?” idi. Ben de, bu soruya yönelik orada çalışırsam yaratıcılığımın kısıtlanabileceğini ve bağımsız bir araştırmacı olarak bunları keşfetme şansı bulamayacağımı belirtmiştim.
Sanırım bu cevap, teknoloji şirketlerinden bağımsız olmak ve Nokia’ya bağlı olarak çalışmamak için burs almama yardımcı olan cevaplardan biriydi. Daha sonra, 2005-2006’da, o zamanlar en iyi mobil teknoloji araştırmacılarından bazılarıyla, özellikle de sosyal bilimcilerle birlikte Helsinki Bilgi Teknolojileri Enstitüsü’nde çalıştım. İnsanların bu cihazları ve teknolojileri nasıl kullanacaklarına ve çevrimiçi yaşamlarını paylaşabileceklerine dair çok ilgileniyorlardı. Meslektaşlarım Aki-Ville Pöykiö, John Evans, Markus Ort ile yaptığım keşifler, ticaretin kısıtlamaları olmaksızın veya bu şirketlerin bazılarının Nokia gibi teknolojik determinizmle ilgili olduğu gibi sınırlar olmadan keşfetme şansı verdi.
Evet, tamamen katılıyorum ve bağımsız araştırmacı olmak birçok açıdan daha iyi.
Evet, kesinlikle. Benim için bir sanatçı ve kültürel üretici olarak daha ilginç olan, hangi teknolojileri kullanmanın ne kadar gerekli olduğunu ve nasıl yapabileceğimizi düşünmekti. Bu işleri yapabilen insanlarla çalışma şansına ve nasıl yapabileceğime dair problemi çözebilen insanlarla çalışma şansına sahip olduğum için çok şanslıydım.
Geçmişte mobil bilgi toplumu henüz oluşturulmamıştı. Sosyal medya yoktu. Grupların yeni medya ile etkileşimi test ediliyor, keşfediliyordu ve online veri tabanlarına mobil cihazlarımız aracılığıyla nasıl etkileşimde bulunabileceğimiz hakkında hipotetik kavram modelleri oluşturuluyordu. Günümüzde, belki de kullanmaya çok alışkın olduğumuz uygulamalar, küresel uygulamalar haline gelmiş, alternatif olmaktan çıkıp ana akım uygulamalarımız haline gelmiştir.
Bu uygulamalar sebebiyle geçmişte mobil blog sahibi olmanın, günlük yaşamımızla ilgili resimler, sesler ve videoları paylaşmanın ne anlama geldiğini yeni yeni keşfetme günlerimizden çok daha farklı bir noktada bulunmaktayız.
Bizim yaptığımız ilk çalışmamız bu konuları ilk defa gözlemleyen bir çalışmaydı. Dolayısıyla ben ve diğer arkadaşlarım bugün sosyal medyada normal olan günlük hayatı paylaşma eylemini ilk kez bir sanat ürünü olarak ortaya koyan sanatçılar ve araştırmacılardık. 20 yıl içinde kazandığımız bu bilgi birikiminin şu anda normalleşmesinin inanılmaz olduğunu düşünüyorum, ancak mobil medya ve platformlar üzerine eleştirel düşüncelerin gitmemiş olması iyi, çünkü tüm araçlarımızı, kaynaklarımızı, hizmetlerimizi bir cihaza koymak suretiyle kendimize ne yaptığımız konusunda hala çok şey öğrenmemiz gerekiyor.

Bilgi toplumunun geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yok olacağını düşünmüyorum. Son yıllarda oldukça kırılgan olduğunu ve bazı ülkelerin diğerlerine göre daha savunmasız olduğunu kabul ettik. Teknolojilerin nasıl yönetildiği, kimin neyi ne şekilde yapabileceği, bu sistemlerin sınırları gibi değişen siyasi bağlamın oldukça bulanık olduğu ve özellikle belirli bir yerde olduğu oldukça açık olarak görülmekte. Bu nedenle, geçmiş yıllardan ve bu günün olaylarından biliyoruz ki bazı güçlü medya kuruluşları ve şirketler, geniş kitleler tarafından kullanılan medyayı manipüle etme gücüne sahipler.
Evet, Bu medya teknolojileri aracılığıyla bilgiyi manipüle edebilirler. Bunu düşündüğünüzde, bu tür teknolojilerin (donanım ve yazılım olarak) gelecekte daha olumlu mu yoksa olumsuz mu etkileri olacağını düşünüyorsunuz?
Ben zaten, bu tür teknolojilerin, özellikle de sosyal medya şirketlerinin hâkimiyeti açısından olumsuz etkileri olduğunu düşünüyorum. Büyük teknoloji şirketleri denilen bu şirketler, etkileşimimiz ve orada paylaşılan verilere dayanarak tekel oluşturuyorlar. Kurumsal bir ortamda olmayan diğer insanlarla paylaşılan alternatif hizmetleri kullanmak zor. Kişisel verilerimizin kullanımı ve bizim hakkımızda toplanan meta verilerinin (ve/veya para verilerinin) kullanımı etrafında yakın geçmişte de bir skandal oldu.
Kullandığımız bu ‘kara kutu’ sistemlerine çok yabancıyız. Sadece hizmetin ön yüzünü tanımaya başlıyoruz. Aynı zamanda bir yönetim süreci yok, hatta bu yönetim sürecine katkıda bulunma davetiyesi bile yok, hatta gerçekte hangi ihtiyaçlarımızın olduğu konusunda tasarım yok. Bu mobil ve çevrimiçi hizmetleri bildiğimiz en etkin şekilde kullanıyoruz, ya da bu hizmetlere nasıl hile yapabileceğimizi araştırıyoruz.

20 yıllık open-source hareketlerinden sonra herkesin birlikte kullanmak isteyeceği uygulamaları bulmak giderek zor görünüyor. Çevrimiçi ve mobil hizmetlerinin hemen hemen hepsi sosyal ağ tabanlı. Bunlar, yalnızca başkalarının da bunları kullanması durumunda anlamlı ve yaygın olarak kullanılan aynı hizmet, yazılım veya uygulama etrafında yeterli fikir birliğine varmak da zor, değil mi? 20 yıl önce hayatımızı mobil cihazlar aracılığıyla çevrimiçi olarak paylaşma deneylerine başladığımızda, mesele bunu aslında başka kimsenin yapmaması veya çok çok küçük bir grup insanın yapmasıydı, yani bu normal hayatta henüz bir anlam ifade eden bir eylem değildi. Günümüzde ise insanların yaptıkları her şeyi anında gerek görsel, gerek görsel-işitsel olarak paylaştığı ve bunun normalleştiği bir toplumda yaşıyoruz. Bizim bu çalışmamızın, hepimizin bugün çoğunlukla kullandığı hizmetleri daha büyük şirketler yaratana kadar sürdürülebilirliği yoktu. Günümüzde de büyük şirketlerin yanı sıra Trebor Scholz’un teşvik ettiği, insanların hepimizin kullanmak istediği platformları birlikte yönetip ortaklaşa sahiplenebileceğini öne süren platform kooperatifçiliği gibi teknolojik-ekonomik aktivist perspektiflere ve kooperatif yaklaşımlara artan bir ilgi var. Sanırım böyle şeyleri düşünmek beni gelecek konusunda daha iyimser kılıyor.
Dijital arşivleme dönemi hakkında ne düşünüyorsunuz? Dijital arşivlemenin kültürel mirasa etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu konudaki “Arkeoloji ve Deniz” çalışmanız hakkında bize bilgi verebilir misiniz?
Sanırım bu, kullandığımız dijital araçlar ve cihazlar ile hafıza kartları, diskler vb. üzerinde sakladığımız anıların, toplumumuzdan geriye kalan tek şeyler olduğu uzak bir gelecek düşüncesinin bir tür küçük hayal ya da imgelemi idi, değil mi? Yani hayal edin ki, sanat eserlerimiz ve yaşadığımız anılar vb. şimdi sadece bir plajda parçalar halinde ya da insanların çağdaş geçmişimizden değer arayabileceği şeyler olarak bulunuyor.
Demek istediğim, şu anda yaşadığımız zaman dilimine ne ad verirsiniz? Bu insan etkinliği dönemi, bir arkeolog ya da tarihçi açısından henüz isimlendirilmedi. Elbette, bunun bir 100 yıl veya birkaç yüz yıl sürmesi mümkün ve önemli olan neyin kaldığı belli değil. Ancak, son 30 yılda yaşamlarımızın daha önce hiç olmadığı kadar kaydedildiğini ve ürettiğimiz veri miktarının, önceki herhangi bir kültür veya medeniyete kıyasla olağanüstü büyük olduğunu düşünürsek, bu önemli bir konu olabilir.
Tabii ki, bu durumun ne anlama gelebileceği tartışılabilir çünkü elbette ki organik karbon bazlı malzemenin birçoğu, sadece ekosisteme yeniden entegre edilebilir. Ancak, diyelim ki silikon tabanlı kültürlerimizin yeniden entegre olması daha uzun sürüyor. Ardından, o kültürle birlikte çok miktarda veri kaydettik ve belki de bu insanlık tarihimizin aşırı kaydedilmiş bir dönemi. Bir arkeologun bakış açısından düşündüğünüzde, ki bu benim çalışmamdaki düşüncemin ana noktasıydı, arkeologların araştırma yapmak için kullanabileceği büyük miktarda veri olabilir. Esas soru “peki, bunu nasıl yapacağım? Gerçekten ne kalmış olabilir?” dir. 0 yıl önce bir floppy disk sürücüsü kullanarak edinilen belleği geri kazanma deneyimine kıyasla günümüzde bu dosyayı oynatmak oldukça zor olabilir veya dosyayı okumak, çünkü bunu yapmak için gerekli oynatıcıya sahip değilsinizdir veya başka bir diske kopyalanmış olabilir, ancak bu da eskimiş olabilir ve belki de başka nedenlerden dolayı okunamaz. Böylece bir bellek cihazı de sadece bir raflarda bulunan, aslında içine nüfuz edilemeyen bir parça plastik hâline gelebilir.
Ayrıca dijitalleştirmek için de doğru ekipmana ihtiyacınız var, değil mi? Aksi takdirde bütün veriler kaybolur.
Evet, aynen öyle. Günümüzde insanlar teknolojik uyumsuzluk ve yeterince oynatma cihazı bulunmaması (veya yeterince ilgi gösterilmemesi) nedeniyle karşılaşabileceğimiz sözde bir “dijital karanlık çağı” hakkında konuşuyorlar. Geç 90’larda bu benim aklıma ilk geldiğinde, ki bu da yüksek lisans ve doktora tezlerim için ilham kaynaklarından biriydi, Bir dijital arkeoloji nedir? Nereye gidebilir? Mobil bir arkeoloji nedir? Bunların önemli olduğunu fark ettim.
Bunun kesinlikle, ya kendi yaşamınızdan ya da kültürlerinizden kalan şeylerin birkaç teknolojik kayıt olduğu düşünülebilir. Gelecekteki birkaç yüzyıl boyunca yalnızca insanlardan duyacakları 90’lar ile ilgili bu dönemden kalma hangi tür eserler veya kalıntılar sergileyecekler? Bu döneme ait şeyleri farklı etiketlemeye başlamak ve onlara zamansal bir mesafe yaratmak gerekir – ki bence arkeologların gelecekte karşılaşmak zorunda kalacağı şeylerden biri de bu.
Geçmiş çalışmalarınızı incelediğimizde, özellikle 2003-2004 yıllarına ait olanlar kişisel tarihinizle ilgili detayları da içeriyor. Sizin bakış açınızdan, eserleriniz aynı zamanda geçmiş kimliğinizin yönlerini de kapsar mı? Buna göre, dijital çağda arşivleme amacıyla kullandığımız siber uzayın ve multimedyanın insanların yaşamlarının parçalarını içerdiğini ve kişisel tarihlerinin bir parçası olduğunu söyleyebilir miyiz? Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
O dönemde, 20’li yaşlarımın sonlarındaydım. Helsinki’ye taşınmıştım. Aki-Ville Pökyio, John Evans ve Markus Ort gibi yaşıma yakın üç diğer kişiyle birlikte çalışıyordum. Farklı geçmişlere sahiptik ve bazı yönlerden düzenli kalıplara bağlı değildik, dolayısıyla en iyi mobil konular olma eğilimindeydik.
Üçümüzün de kısıtlayıcı yaşam tarzları olmayabilir. Farklı kültürel etkinliklere ve teknoloji etkinliklerine davet edilme şansımız vardı, bu yüzden hareket kabiliyetimiz en yüksek düzeydeydi. Birlikte bir araç geliştiriyorduk ve insanların o dönemde bilmediği bir araçtı, bu da medyasyon anlarını resimler, metin mesajları, videolar vb. gibi verilerle paylaştığımız ortak bir alanımıza koymak için paylaşılan bir veri tabanıydı. O dönemdeki teknoloji çok sınırlıydı, mobil ağ teknolojisinin bant genişliği çok büyüktü.
2.5 G veya benzeri bir şeydi, GPRS olarak adlandırıldı. Yani aslında internet üzerinde harcayabileceğiniz miktar ve internet üzerinden bir veri tabanına gönderebileceğiniz fotoğrafların çözünürlüğü çok küçüktü ve sınırlıydı. Sonuç olarak, insanlarla bazı anları paylaşabilirsiniz ama ne kadar paylaşabileceğiniz, aslında paylaşabileceğiniz miktar teknolojik koşullar nedeniyle çok sınırlıydı. Bu yüzden kişisel hayatı çok fazla paylaşmak pek mümkün değildi. Çünkü hiçbir şekilde bundan çok fazla bilgi çıkaramazdınız yani ilgi görmezdiniz. Peki onu başka kim görecekti? Aslında çok kişi değil, değil mi? Ancak aynı araç bir veya iki yıl içinde mobil bir patlama yaşadı ve insanlar onsuz yapamaz hâle geldi.

Özellikle “Autoarchaeologies” adlı dikkate değer çalışmanız ile ISEA2023’teki son sunumunuz olan “Auto-archiving 20 years of Pixelache Helsinki” hakkında iç görüler sunabilir misiniz? Çalışmanızın aktivist unsurları nelerdir?
Bu çalışmam aslında Pixelache Helsinki Festivali aracılığı ile gerçekleşti. İlk olarak 2004 yılında erken dönemlerinde bu festivale dahil oldum. O zamanlar bir elektronik sanat ve alt kültürler festivali olarak adlandırıldı, ancak 2011’den beri sanat, tasarım, araştırma ve aktivizm için disiplinler arası bir platform olarak tanımlanmaktadır.
Yıllık festivaller düzenleyen bu organizasyonda, 2015’ten itibaren iki yılda bir düzenlenenler de dahil olmak üzere yıllar içinde her rolde bulundum. İlk başta, festival programının gerçekleşmesine yardımcı olan kişilerden biri olarak bir atölye veya simpozyum gibi bir şeye katkı sağlayarak festival organizasyonuna katıldım.
Bizim yaptığımız ilk çalışmamız bu konuları ilk defa gözlemleyen bir çalışmaydı. Dolayısıyla ben ve diğer arkadaşlarım bugün sosyal medyada normal olan günlük hayatı paylaşma eylemini ilk kez bir sanat ürünü olarak ortaya koyan sanatçılar ve araştırmacılardık. 20 yıl içinde kazandığımız bu bilgi birikiminin şu anda normalleşmesinin inanılmaz olduğunu düşünüyorum, ancak mobil medya ve platformlar üzerine eleştirel düşüncelerin gitmemiş olması iyi, çünkü tüm araçlarımızı, kaynaklarımızı, hizmetlerimizi bir cihaza koymak suretiyle kendimize ne yaptığımız konusunda hala çok şey öğrenmemiz gerekiyor.
Ayrıca, birlik üyeleri ve ortaklarla yürütülen çeşitli projelerdeki katılımım sıklıkla dijital olmayan boyutları entegre etmiştir. Örneğin, “Herbologies/Foraging Networks” (2010) geleneksel bitki-zanaat ve bilgisini biyo-sanatlar ve kültürel mirasla birleştirdi ve Finlandiya ile Letonya arasında kültürel alışverişi teşvik etti. Diğer bir proje olan “Ferment Lab” (2016-2018), fermantasyonu ve kültürel üretimle kesişimini keşfetmeye adanmış deneysel bir alandı. Ek olarak, “BioSignals” (2018) öncelikle biyo-semiyotiklere odaklandı ve bir Nordik-Baltık pedagojik etkinlikler ağı kurdu ve podcast ses karışımı ile sonuçlandı. on birkaç yıldaki daha yeni projelerim, Pixelache’nin 2022’deki 20 yıllık faaliyetini değerlendirmesine yardımcı olmaya odaklandı, bu organizasyonun kendini hatırlaması veya hatırlamaması, çünkü son on yılda aktif kişilerde çok sayıda değişiklik oldu. Her neyse, 20 yıl boyunca bir dernekle uğraşmış olmak, Finlandiya’daki çalışmalarımda oldukça önemli bir iz bıraktı.


Yorum bırakın